ŞADİ ÇALIK "HEYKEL OLMAYAN YERDE HEYKEL YAPMAK İÇİN YAŞAMAK" |
Söyleşi: Milliyet Sanat Dergisi, Ocak 1974.
Milliyet Sanat Dergisi, Mustafa Önes‘in ‘la yaptığı söyleşi.
"Sanat Dergisi"nin Yılın Sanatçısı’nı seçmek için düzenlediği açık oturumda, en çok heykeltraş Şadi Çalık’ın sözü geçmiş, Prof. Zühtü Müridoğlu, bakırdan yaptığı 6 metre boyundaki Atatürk Anıtı ve diğer çalışmaları nedeniyle bu alandaki en başarılı sanatçının Şadi Çalık olduğunu söylemişti. Aşağıda Şadi Çalık’la yapılan bir görüşmeyi sunuyoruz:
Mustafa Önes: Son iki yapıtınız üzerine bilgi verir misiniz?
Şadi Çalık : Biri Etibank Alüminyum Tesislerinin açtığı yarışmada birinci ödülü alarak yaptığım Atatürk anıtıdır, diğeri Yapı ve Kredi Bankasının 50. yıldönümü dolayısiyle bana yaptırdığı Galatasaray’daki elli yılın hamlesini sembolize eden kompozisyondur.
İlki geleneksel figüratif anlatımla yapılan 6 metre boyunda bakır döğme Atatürk figürü ile iki yanındaki mühendis ve işçilerden oluşmaktadır. Kurulan ve gelişen endüstrimizi canlandırmaktadır. Atatürk’ün arkasından 24 m lik bir alüminyum sütun yükselmektedir.
50. yıl anıtında ise 1923 ve 1973 rakamlarını granitten bir heykel kompozisyon içinde verdim, 50. yıl hamlesini paslanmaz çelik borularla, günümüzün sanat anlamı içinde vermeye çalıştım. Mekâna göre büyük bir form ve diyagonal bir düzen kurdum. Amacım Beyoğlu’nun kargaşalığını yenerek etki sağlamaktır. Her iki işimde Türkiye’de ilk kez bakırı ve paslanmaz çeliği kullandım.
Mustafa Önes: Heykel ile anıt yazıt ve büst arasında ne ayırımlar var?
Şadi Çalık : Heykel anıt ya da yazıt diye bir ayırımdan yana değilim. Bunlar sanırım, geçmiş çağların bize değin uzanmış yanlış yargılarıdır. Kanımca, biçim sanatları bir bütündür. Bunlar içinde üç boyutlu olanlarına heykel adını veregelmişiz. Yoksa öz açısından bir ayırım söz konusu değil. Biçim sanatlarında da diğer sanat türlerinde olduğu gibi insanlar arası bir bildirişim “komünikasyon” aracı olması niteliği önde gelir, anıtsal olma, ya da olmama yapıtın getirdiği, getirmek istediği mesajla bağlantılıdır, yapıtın çevreyle ilintisi de öyledir.Tüm bunlar koşullar ve olanaklar uyarınca olur.
Sanatçı burada protitipi yapandır, ilk sözü eden adamdır.
Mustafa Önes: Anıt en çok kullanılan anlamı ile belirli tarihte bir olgunun anısını anlatmak için dikilen heykeldir. Oysa bir çok kişi Cumhuriyetin 50‘nci yılı adına İstanbul’un çeşitli yerlerine dikilen heykelleri anlamsız bulduğunu söylüyor. Ne dersiniz?
Şadi Çalık: 50. yıl dolayısıyle Türk heykeltraşlarından anıt değil heykel istenmiştir. Her sanatçı kendi anlayışı içinde, özgür istemi ile yapıtını gerçekleştirdi. İçlerinde olumlu olanlar veya olmayanlar olabilir. Bu doğaldır. Bununla beraber çok kısa bir zamanda, dar maddi olanaklarla yapılan bu heykellerin çoğu günümüzün sanat anlayışı içinde olumlu işlerdir.
Türkiye’de ilk kez sanatçıyı serbest bırakarak yapıtını şehrin şurasına burasına koydurma bilincine erişilmesi toplumumuzun elli yıllık aşaması için öğünülecek bir olaydır. Gerçek anıt, bu düşünce düzeyine erişmektir. Beğenmeyenler peşin ve dar anlamda düsünceler icinde yanılmaktadırlar.
Mustafa Önes: Ülkemizde heykelciliğin öteki sanat dallarına oranla geri olduğu görüşüne katılıyor musunuz? Nedenleri?
Şadi Çalık: Bu sorunuza katılmıyorum. Toplum, bütün kurumları ile bir bütündür. Ürünleri az, çok olabilir ama, nitelikleri geri ya da ileri olamaz.
1957 yılında Amerikan Haberler Bürosunda açılan karma bir sergide iki metre boyunda beş milimetre kalınlığında dikey bir teli "Minimunizm" adıyla sergiledim, ben bu yapıtımda boşluk içinde plastik elemanların en küçüğü olan bir çizgiyi değerlendirmek istedim. Bu yeni bir problemdi. O günlerin sanat anlayışı içinde ilgi görmedi. Sonra üzülerek gördüm ki 1964 yıllarında Amerika ve İngiltere’de "Minimal Art" diye bir akım çıktı.
Bu örnek Türk heykeltraşlığının geride olmadığını gösterir. Diğer bir çok heykeltraş da evrensel değer ölçüsünde iş vermektedir. Ama yazık ki heykel sanatı yorucu ve ağır bir sanat dalıdır, dünyanın her yerinde az ürün verir.
Mustafa Önes: Antik çağdan bu yana heykel yapımında kullanılan gereçlerin artışının, sanatçıların anlatım olanaklarına ne gibi katkıları olmuştur?
Şadi Çalık : Sanatçı, maddeye biçim verirken yeni ve görülmemiş düzenleri aramakla uğraşır, yeni açılardan tekrar tekrar yorumlar getirir. Bu bir madde ve insan çarpışmasıdır, bu çarpışmadan yapıtlar doğar. Gereçler çoğaldıkça bu çarpışma kuvvetlenir ve zorlu işler başarılır. Bilimin ve teknolojinin yeni olanakları yapıtının zenginleşmesini, anlatım gücünü artırmasını sağlar.
Modern teknolojinin getirdiği yeni gereçler, heykelde hareket, ışık, ses ve daha bir çok olanaklar sağlamaktadır. Bir izlenimimi anlatayım :
Birkaç yıl önce İtalya’da geziyordum. Bir kilisede, çocukluğumda gittiğim sinemaların afişlerle tavanlara kadar kaplanmış girişlerini hatırladım. Usta Giotto, kilisede İsa’nın afişlerini yapmıştı. Kilise, afişlerin çok etkili olması için Giotto gibi bir usta seçmişti. Sonradan düşündüm ki Giotto’nun elinde bugünkü projeksiyon elektronik, "spatiodinamic" olanaklar olsaydı kimbilir nasıl etkili bir yapıt çıkacaktı.
Günümüz sanatçıları, yeni gereçlerle plastik sanatlarda yeni dünya görüşleri getirmek için sınırsız uğraşılar içindedirler. Her gün bir gün önceki kalıbı kırmak için cebelleşir durur.
Mustafa Önes: Günümüz dünya heykelciliği hangi düşünce ve akımların etkisi altındadır, ünlü yabancı heykelcilerin son çalışmaları üzerinde bilgi verir misiniz?
Şadi Çalık: Sanatçı bir akım etkisinde çalışmaz, bir akım yaratmaya çalışır.
Yirminci yüzyılın başlaması ile sanatçı sanatın öz problemlerini yeniden elden geçirmeye başlamış, sanatın her olanağını yeniden denemeye kalkmıştır. Bu yüzden başlangıçta (Kübizm, Fovizm, Fütürizm, Konstruktivizm gibi) gibi akımlar giderek çoğalmış, hattâ sanatın karşısına çıkan düşüncelere (Anti Art) sahip olmuştur. Günümüzde çeşitli akımlar biri öbürünün karşıtı olarak meydana gelmiştir. Bu çatışmalar günümüzün güzel tarafıdır.
Bir taraftan güdümlü sosyal sanat akımı zoraki bir şekilde sürdürülürken, diğer taraftan psikanaliz yolu ile sürrealist akım meydana gelmiş, bence sanat düsüncesi yerine metafizik etkilerle sanat yapılmıştır.
Bizim anladığımız sanat metafizik değil, fizik sanat, yani rasyonel sanattır. Gereçlerin olanaklarını zorlayarak, deneyerek yapılan sanattır.
Aslında günümüz derken 1945 sonrasını yani ikinci dünya savaşı sonrasını anlamak gerekir. Bu dönem insanoğlunun keskin bir dönemeç yaptığı dönemdir. Ekonomik, politik, teknolojik ve sanatsal değişmelerin olduğu dönemdir. Bu dönemde sanatçı daha bireyci, daha özgür olmuştur. Hattâ o kadara varmıştır ki, yapıt yapmaktan vazgeçenler olmuş, yazılı anlatım yolu ile heykel yapmayı denemeye kalkanlar peydahlanmıştır. Bu akımların çoğalması, özgür düşüncenin yayılması, her insanın sanatçı tarafını su üzerine çıkarması demektir.
Bugün dünyada sayısız sanatkar oluşmaktadır. „Grand Maitre“ yani büyük usta deyimi ortadan kalkmaktadır, her toplumun ünlü birçok sanatçısı vardır. Fakat bunlar aynı kültür içinde olduklarından bölgesel nitelikleri yok olmaktadır, hepsinin yapıtlarının ortak bir yanı vardır. Hepsi yeni bir forma ulaşmaya, kendini aşıp yeniden kendine has bir özdeyiş bulmaya çalışmaktadırlar.
1945 döneminde bu yana sayısız eşdeğer sanatçı yetişti. Bunların yapıtlarını ve getirmeye çalıştıkları yeni anlamları sıralamak burada olanaksız. Bana çok yönlü araştırmaların yapılmasını gerektiren bir konu olarak görünüyor.